• 15. BÖLÜM • "TABLET" •

1.1K 100 41
                                    

---------------------------------------------

Notu Tan'a okutmuştum ama o benim aksime mutlu değildi ve nedenini tam olarak anlayamamıştım. "Ne oldu?" diye sordum yüzüm düşerken. Telefonu bana uzattı ve kafasını umutsuzca iki yana salladı. "Bu bir tuzak." dedi, sesi tereddütsüzdü. İçten içe Tan'a güvenmememi söyleyen bir şeyler var gibi hissediyordum, yine de Profesör'ün ihanet edeceğini de hesaba katmalıydım.

Kimseye güvenemezdim.

Kaşlarım çatılırken "Nereden biliyorsun?" diye sordum. Sesim sitemkar çıkmıştı. Tan sorduğum şeyi aldırmadan daha demin kurulduğumuz masaya tekrar yerleşti ve bisküvilerinden yemeye başladı. Dediklerimi duymazdan gelmesi beni çıldırtıyordu.

Elindeki bisküvi paketini sertçe çektim. "Nereden biliyorsun diye sordum sana." dedim. Yüzünde tek bir tendon bile hareket etmemişti. Hissiz suratıyla sorumu yanıtladı. "Biliyorum çünkü o güvenilir biri değil, Alya. Irak'tayız ve adamın saçları turuncu, teni de bir vampirinki kadar beyaz. Görünüşü sana Araplardanmış gibi geliyor mu?" Söylediği şeyde haklıydı, bunu daha önce nasıl fark etmemiştim? Olduğum yerde dikilmeyi bırakıp elimdeki bisküvi paketini Tan'ın önüne bıraktım ve karşısına oturdum. Şakaklarımı ovuyordum. Bir işe yaradığını söyleyemezdim ama en azından yaşadığım anın gerçekliğini hissetmemi sağlıyordu.

Kime güvenecektim?

Eski bir POST askerine mi yoksa hayatımı kurtaran ama hiç tanımadığım, adını dahi bilmediğim bir yabancıya mı?

Profesör güvenilmeyecek biri bile olsa onlarca insanın hayatı söz konusuydu. Şüphelerim doğrultusunda o insanları nasıl tehlikeye atacaktım? Hem Profesör neden bana ihtiyaç duyuyordu, zaten askerleri yok muydu? Belki de POST'tan geldiğim için bilgi gerekliydi.

Saçlarımı ellerimin arasına aldım. Tam şu anda delirmek istiyordum.

Kafamı geriye atıp kararlı bir sesle konuştum. "İş Profesör'de bitmiyor. Onca insan ne olacak?" Tan kahkaha attı. "Bunu en son dediğinde ne olduğunu hatırlıyor musun?" Aniden neşesi kesildi ve elini sertçe masaya vurdu. "Ailen rehin alındı ve bizde POST askeri olduk, Alya!" Verdiği tepkiye karşı yerimde sıçramıştım. Tan haklıydı. O zaman da kimseye bir faydam olmamıştı, şimdi de olmayabilirdi. Üstelik şimdi, Profesör'ün peşine gitmeyerek ailemi kurtarma şansım da vardı.

Vicdanımın beni boğazladığını hissettim. Tuzak olma ihtimali %99 olsa dahi, kalan %1 için gitmeliydim.

"Tan..." dedim. İliklerime kadar işleyen çaresizlik sesime de vurmuştu. Konuşmaya devam etmek için dudaklarımı aralamıştım ki, boş salonda yankılanan tanıdık telefon mesaj bildirimi sesi lafımı böldü. Tan'la göz göze geldik, bana sinirli olduğu her halinden belliydi. İki kaşının ortasında oluşmuş düz çizgi, birbirine bastırılmış dudaklar...

Yerimden kalktım ve tezgahta bıraktığım telefona doğru koşarak ilerledim.

Telefonu tutarken ellerim titriyordu.

Ekrana baktığımda, mesaj yerine fotoğraf vardı. Fotoğrafı açtım. Siyah ekran üzerine beyaz bir yazı yazılmıştı.

"Geç mesajım için beni affedin fakat POST'tan sizi korumak için telefona hat takmadım. Haliyle telefonun sistemine girmem de zaman aldı. Her neyse, gelmeniz gereken yer Duhok'un merkezinde olan Dream City. Köylülerle orada olacağız ve yarınki şafağa kadar sizi bekleyeceğiz. Umarım gelirsiniz. Size ihtiyacımız olduğunu unutmayın. -Profesör"

İŞGAL/TAMAMLANDIHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin